“HUKUK MU ? GUKUK MU ?”
Bir ülke insanının temel hak ve vazgeçilmezleri arasında en önemlisi yaşama hakkıdır. Bu hakkın ortadan kaldırılması ötenazi yoluyla bile kişiye tanınmadığı gibi devlete de tanınmamış, bilakis kişi’nin yaşama hakkının devlet tarafından yasal korunma altına alınması gerçekleştirilmiştir. Ama rejimlere ve şartlara göre bazı devletlerin bunu pek kale almadığını da gördük. İkincisi ise kişinin inanç hakkıdır: bu da yasalarla teminat altına alınır ama uygulamada “uyuluyor mu ?” diye sorarsanız; “evet !” diyemem. En önemli sığınaklardan birisi de adaletdir: kişinin sadece yargılamada değil, sosyal hayatın her kademesinde yaşamasına etki edecek kadar kendisi tarafından düzenlenen bir olgudur.
Ülkemizde her şeyin sulandırıldığı gerçeğinden yola çıkarsak; tarihimiz hukuk skandalları ve hukuk cinayetleri ile doludur… İnsanımızın uğradığı haksızlıklar karşısında hukuka inancı kalmadığından; “hukuk mu? Guguk mu?” sarakasını günlük hayatımıza sokmuştur.
Hukuk bir gün herkese lazım olacaktır: Hukuk adamlarına bile!
Ama kimse bunu idrak edemiyor, dikkate almıyor!
Ülkemiz insanının;
Hastalığı sırasındaki mağduriyetini,kayıplarını,acılarını ve gözyaşlarını /adalet eşit ve zamanında dağıtılamadığı için/ dindiremiyor,telafi edemiyor,hakkını teslim etmekten uzak kalıyor..
İcra İflas mevzuatı ise bir facia!
Ticaret hukuku; ticaret hayatımızı düzenlemekten uzak!
Aile hukuku dediğinizde “kutsal aile yapısının” ne halde olduğunu tarife gerek yok.
Mülkiyet hukuku kişinin hakkını korumaktan aciz kaldığından, yokluğundan ; “ikame” olarak “mafyalar” ülkesi haline gelmişiz…
Daha hangi birisini sayayım?
***
Siyaset dediğinizi duyar gibiyim: Darbe ve muhtıralardan sonra bağımsız olması gerekirken
“ son erk’in” emrine girerek idam sehpaları kurduran, darbe ve muhtıralara
“meşruiyet” kazandırmak için olağan üstü hukuk kuralları getiren hukukçu; halk iradesine karşı silahlı gücün yanında olmuştur. Bununla da yetinmemiş; genelkurmay karargahında brifingler alan ,367 tartışmasında olduğu gibi anayasa dışı kendince içtihatlar oluşturan hukukçuların, kamu vicdanını yaralayan ve hukukun üstünlüğüne gölge düşüren yaklaşımlarıyla adalet terazisi bozuldu.
Bir de buna kendilerinin ikrarı olan
“cüzdanla vicdan arasındaki” kalışı da göz önüne alırsak; durumun fecaatini sizler hesaplayın!...
Bu hukuk sistemindeki bozukluğun sorumlusu olarak hep siyasileri görmüşüzdür. Yasama yetkisi meclistedir ama şunu da göz ardı etmeyiniz ki; meclis’de ki parlamenterlerin büyük bir bölümü hep hukukçulardan meydana gelmiştir.
İçtihat kararları ise kamu vicdanını tatmin edebiliyor mu ?
Zaten burada bir garabet var: kanun yapma yetkisi mecliste ama onun süzgeci olarak 11 kişilik Anayasa mahkemesi daha yetkilidir. Birde buna yasa yapmaya eş değerde ki
“ ictihat kapısını” açarsanız; TBMM nin yasama yetkisi havada kalıyor.Hukukumuzda
“ikame mantığı” daha öne geçiyor gibi.
Bu da siyasetimizin ve siyasetçimizin acziyetinden kaynaklanıyor..
Şurası gerçek ve kesin dir ki ;Siyaset, çözüm yeridir. Parlamento, yasamanın, yürütmeyi denetlemenin odak noktasıdır. Hukuk’a hukukçu ya da siyasetçi ve de askeri bürokrasi tarafından yapılacak müdahaleyi savuşturma yöntemlerini bulacak olan yine parlamentodur.
Eğer, demokrasiye inanıyorsak, demokrasiyi kurallarıyla uygulamak istiyorsak...
Siyaset güçsüzlüğü gizleyerek ağlama duvarı değildir. Hele hele yetki alanına ve erkine müdahaleyi seyir alanı haline getirmek hiç değildir..
Eğer, adaletin; zamanında ve eşit olarak dağıtılmasını sağlayacak hukuki alt yapıyı oluşturamazsak, hukukçuyu
“hukukçu” konumuna getiremezsek darbelerin, muhtıraların yaşandığı,hukukçuların sıkıştığı,adaletin siyasallaştığı ülke olmaya devam ederiz…
Reklam Alanı
http://www.acilhost.com/
http://www.denizweb.net/
http://www.mutluyuva.com/
http://www.tabirci.com/
http://www.annemevlenecek.com/
Bu yazı 23/04/2008 tarihinde eklenmiştir.